etiket: yazın

Draje 1 yaşında

draje dergi 1inci yaşını kutluyor. İyi ki doğdu diyoruz. Bu sayıda bize de ufak bir yer ayırmışlar. Benden yazı istemişlerdi etilen için ama iş güç derken unutmuşum çok özür diliyorum kendi sahamda olmanın rahatlığıyla :) 14. sayfadayız ama bu ilk 13ü atlamanızı gerektirmez. ellere sağlık nice sayılara draje.

Narsist draje

{ 1 yorum }

Bukowski, şiir üzerine

Bukowski’nin şiir üzerine bir televizyon röportajı. Çeviri benim, sıkıldığım kısımlarını atladım. bu da orjinali.

http://www.youtube.com/watch?v=r1e5Jeh2Fk0

“Şairleri okumak olabilecek en sıkıcı şeydi. Hatta eski büyük romancıları bile. Dedim ki, “Tolstoy özel olmalı” yatağa yattım, Savaş ve Barış’ı okumaya başladım. Okudum, okudum, dedim ki, “savaşla barışın özelliği nerde?” Gerçekten anlamaya çalıştım. Ve eski büyük şairler. Onların işlerini de okudum. Elime başağrısıyla can sıkıntısından başka bişey geçmedi. Dedim ki, “burda bir numara dönüyor, bu hakiki değil. bu gerçek değil, bunlar iyi değil.”

okumaya devam et »

{ 0 yorum }

Walter J. Ong?dan zihin açan yaklaşımlar?

Kitabın adı ?Sözlü ve Yazılı Kültür.? Kitabın esas konusu yazının bulunuşunun sadece sözlerin ve dilin yazıya dökülmesinden ibaret olmadığı, bunun dili de, kültürü de, yani insanın bütün düşünme ve hatta algılama biçimlerini değiştirdiği.
okumaya devam et »

{ 1 yorum }

allahın verdiği ihsanla koşan çita

(…this bird is singing in order to find a partner to copulate…)
bu öylesine bozulmaz bir mekanizmadır ki hayvanları namaza çağıran şu garip görünüşlü kuşun zamanlaması bir dakika bile şaşmaz.

birine denk gelmistim zamaninda. cocuklara yonelik yapilmis yabanci bir belgeseldi, ve evrim agacini anlatiyordu. adamlar ormanin icine bir patika yapmislar, patika evrim agacinin bir dalini temsil ediyor. benim denk geldigim kisimda patika fil ve hyrax’in ortak atasini temsil ediyordu. belgeselin sunuculari bir taraftan bu patika uzerinde yuruyorlar, bir taraftan da anlatiyorlar iste biz aslinda zamanda ileriye gidiyoruz, her adimimiz on nesile denk geliyor falan fesman, derken patika bir yerde ikiye ayriliyor. iste burada fil ve hyrax ayrilmis oluyor, soldaki patikanin sonunda gercek bir hyrax duruyor, sagdaki patika tekrardan catallaniyor, birinin sonunda bir afrika fili duruyor, oburunun sonunda asya fili.

neyse, tabii bu samanyolu denen kanalin saman beyinli editorleri, belgeselde gecen tum evrim kelimelerini yaradilis olarak degistirmisler, dolayisiyla belgeselin turkcesinden bir bok anlasilmiyor. adamlar “yaradilis agaci”ndan falan bahsediyorlar, ne demek ulan yaradilis agaci? sonra iste yaradilis zaman icinde hyrax’in boyutlarini kucultmus gibi sacmasapan laflar ediyorlar. lan boyle bir sey mi var? hyrax en bastan ya kucuk yaratilmistir ya da buyuk. iste o anda karsimdaki gerizekaliligin ve ahlaksizligin boyutlarini gercekten idrak edebilmis ve resmen buz kesmistim. madem yaradilis propagandasi yapacaksin kanalinda, kendi belgeselini ceksene! herif elalemin cektigi belgeseli, ustune ustluk evrimi anlatan belgeseli resmen calip kendi propagandasina uygun sekilde tahrif ediyor, ki onu da dogru durust yapamiyor, tek yaptigi evrim yerine yaradilis koyup belgeseli anlasilmaz bir laf corbasina cevirmek, bunu da utanmadan program diye sunuyor. tukureyim boyle zihniyetin icine.

{ 1 yorum }

“Adam Olmak İstemiyorum, Arz Ederim”

soluk al… 

insanoğlu genellikle kendisine sunulan yaşamı sorgulamadan kabullenme eğiliminde. edilgenlik çocukluktan başlayarak okulda ve ailede bireye dayatılmaya çalışılıyor. her ne kadar insanın en mutlu olduğu ve heyecan duyduğu anlar kuralların dışına çıktıkları, çizgiyi biraz olsun aştıkları anlar olsa da çoğunlukla belirlenmiş sınırlar aşılmaya cesaret edilemiyor. küçük birer çocukken “kapının önünden ayrılma”dan başlayıp, “mahalleden ayrılma” diye devam eden, sonra biraz büyüyünce de “akşam yemeğine evde ol”a dönüşen ve gitgide büyüyen sınırlar insanlar kendi hayatlarını yaşamaya başladıklarında dahi bit(e)miyor.

ömrümüz boyunca aldığımız eğitimin hep bizi daha iyi getirmek için olduğu söylenir. onca çarpıklığıyla ve öğrenmenin değil yarışmanın birinci planda olduğu mekanizmasıyla eğitim sistemi bizi adam edecektir. belli ölçülerde pek çoğumuzu da kendince “adam eder” hakikaten. Çoğunlukla kendine dahi hayrı olmayan mutsuz adam ya da kadınlar sınıfa girer girmez ayağa kalkar “günaydın” deriz mesela hep bir ağızdan. kar kış demeden pazartesi sabah erkenden istiklal marşı söyleriz yine hep bir ağızdan. saçımıza jöle sürmememiz gerektiğini, ya da elimize oje; yine okulda öğreniriz. evliliği simgeleyen alyansın kafayı ne kadar acıtabildiğini, ya da neleri düşünmenin sakıncalı olabileceğini (!) hep okulda öğreniriz ki daha da büyüdüğümüzde birşeylere karşı çıkıp başlarına bela olmayalım. zaten sistem okulda “adam edemediğini” askerde, askerde de edemezse iş hayatında mutlaka “adam edecektir” hepimizi, o yüzden de pek azımız kaçabiliriz “adam olmaktan?.

güya bilgimiz ve zekamız ölçüsünde alanlara yerleştiriliriz çoğunlukla istemediğimiz halde. biyoloji ile tek ilgisi küçükken sinek öldürüp cesedini incelemek olanlarımız biyolojiye gidebilir mesela ya da sıvıların basıncı çalışmalarını sadece biraz güzelleşmek için yapmış olanlarımız fiziğe. ailelerimiz bizimle gurur duyar, belki bilimadamı olduğumuz hayaller kurar biz beyaz önlüklerleyizdir ve deney tüpleri vardır. gerçek hayattaysa eğer iş bulduysak ilaç firmaları vardır, ve satışlar, tutturulamayan kotalar ya da firmanın ilacını yazsın diye doktorlara ısmarlanan yemekler.

ama o güne kadar herşey senin sabahın köründe kalkıp halihazırda zengin olan başka birilerinin hesabına çalışmak için kravatını sıkıca bağlaman, yola çıkman ve köle gibi çalışman için yapılmıştır ve şikayet etmeye hakkın yoktur. sen artık “adam” olmuşsundur ve söyleneni yaparsın. o güne kadar hoca seni görmese bile hiç hazırolu bozmamışsan, hiç kopya çekmemişsen veya çektirmemişsen ya da tüm bunlardan hiç rahatsızlık duymamışsan o günden sonra da değiştirmen çok zor olur. birileri senin “adam” olman için uğraşmış ve başarmıştır. şimdi öncelikle küçük mülkiyetler edinmeyi, sonra belki bir araba ya da ev almayı hayal edebileceğin konuma gelmişsindir ve bunlar senin ödülündür. herşey hiçbir zaman tam olmayacaktır ama sen hep eksikleri tamamlamayı planlarsın. yeni bir mobilya takımı almayı, televizyonunu büyütmeyi ya da yeni bir yemek takımını düşlersin. aldıkların eskir ve yenilerini istersin. arabanla soğuk ve çirkin bir alışveriş merkezinin otoparkına girdiğinde mutlusundur artık. orada yer, orada para harcar, oraya sıçarsın. sonra evine, korunaklı yuvana gider, uyur, uyanır ve başka birine daha çok para kazandırmak için tekrar yola çıkarsın ve bu böylece sonsuza kadar gider.

kabulleniriz sıkıcı yaşamları ve bu kez küçükken “gitme” denilen öteki mahalleye gitmek, gizli gizli ilk sigarayı içmek ve ilk sarhoşluğu yaşamak gibi kolay değildir kaçmak. artık ellerimizde kelepçe gibi sorumluluklar vardır ve kaçamayız hatta sorgulayamayız bile. çünkü sorgulama yetimiz o güne kadar planlı operasyonlarla elimizden alınmış, ses çıkarmaya gücümüz kalmamıştır artık. “şu liseyi bitir, üniversiteyi kazan, askerliğini yap, evlen” diye sürüp giden öğüt ve istekler sonu gelmemecesine sürer ama mutluluğun bu olmadığını anlamaya başlarız sonunda. mutluluk çocukken neyse odur aslında. okulu kırmak, derste komik şeyler anlatıp gülmek ve bazen hiç öğrenmemek, kravatın gömlekle ilişiğini kesmektir hala. küçük, korunaklı hayatlar kurmak ve o çitin ardından hiç kafayı uzatmamak, dünyada neler oluyor umursamamak, arka mahalleye giderken bile düşünmek hem de hiç sınır kalmamasına rağmen; işte bu en korkuncu. insan arada kayış atabilmeli hayattan, ve sorgulayabilmeli kendine sunulan yaşamı korkmadan, yahut seçebilmeli özgürce ?adam? olmamayı?

soluk ver…

{ 0 yorum }

sokak edebiyatı - altkültürel sanat kolektifi - afiş ve bildiri metni

http://sokakedebiyati.net/depo/Poster_for_SOKAK_EDEBIYATI_by_selfregion.jpg

afiş çizim: cenin von catlien: http://selfregion.deviantart.com
posterin büyük boyutu için: http://selfregion.deviantart.com/art/Poster-SOKAK-EDEBIYATI-118730373

Sokak Edebiyatı is a fanzine created by Girdap Unthatow, from İzmir-Türkiye, in 2000, inspired by the need to create and Crass movement from 70?s ( Crass info: http://en.wikipedia.org/wiki/Crass ). The last couple of years more and more people have shown an interest in helping out with the fanzine. It is now April 2009 and the fanzine has been going on for almost ten years and as one of the member of this creation, I hope it will go on for another ten/twenty/thirty years…

Sokak Edebiyatı, 2000 yılının ortalarında, tek kişilik bir proje olarak başlayan ve zaman içinde bir çok kişinin desteklediği ve bir çok yan/alt proje ile genişleyip büyüyen ve 2009 yılında, 9. yılını tamamlayan, bir “alt kültürel sanat kolektifi”dir.

Alt kültürel öğelerin her türevini içinde barındırır. Özünde birbirinden hiç de farklı olmayan veya aynı kökenden çıkan, ama oluşum süreçleri sonrasında birbirinden farklı yaşam tarzlarına ayrılan veya kapitalizmin bir tüketim unsuru haline getirip yozlaştırdığı, anti-oteriter her türlü underground akımı destekler, bu tür sanatsal ürünlerin üretilmesi, yayınlanması ve paylaşılması için çalışır.

Sokak Edebiyatı, sistem karşıtıdır, ancak kesinlikle bir devrimden yana değildir, devrim yerine isyanı, bireysel ve sanatsal dışavurumları teşvik eder.

Sokak Edebiyatı, bir yaşama, yayınlanma, paylaşma alanı oluşturmaktan öteye geçmez, bunlar dışında bir misyonu yoktur. Kısaca; aynı ruhu taşıyan, dünyaya baktıkları pencereleri ve sanatsal üretimleri birbirinden pek de farklı olmayan insanlara, yaşama ve yayınlanma alanı sunmaya çalışır.

İçerisinde, alt kültürel sanatsal akımlara dair her türlü öğeyi barındırır ve bunların daha kolay yayınlanması veya sergilenmesi için bir kolektif bağımsız bir şirket kurup, bu bağımsız şirketle beraber, bir infoshop türevi mekan açma ve bir yayınevi oluşturmaya çalışmaktadır. Bu bağımsız şirket, 70′lerde punk alt kültürü içinde oluşan bağımsız plak şirketlerinin modelini kullanacaktır ve tabii ki imkanlar ölçüsünde, ileride, yazınsal yayınların dışında müziksel çalışmalar, filmler ve görsel sanatların da yayınlanmasına çalışacaktır. Ayrıca Türkçe dışındaki kaynakları da Türkçe’ye çevirip, Türkiye’de yaşayan insanlarla paylaşmak, hedefleri içinde yer alır. Ve tüm bunları kapsayan bir aylık derginin çalışmaları sürmekte, dergi için gereken unsurlar ve zemin hazırlandığı takdirde dergiyi basmaya ve sonrasında da kitaplar, albümler yayınlamaya, kısa veya uzun metraj filmler çekmeye, resim, fotoğraf sergileri, konserler vs. vs. düzenlemeye çalışacaktır.
Ayrıca, İzmir’de bir infoshop türevi ev/kafe açarak, dünyaya bakış açıları en azından “anti-otoriterlik” noktasında ortak paydada buluşan insanların daha rahat iletişim kurabilecekleri, bilgi alışverişinde bulunabilecekleri bir ortamda bir araya gelebilmelerini sağlamaya çalışmaktadır.

Ancak sözü geçen tüm projeleri gerçekleştirmek için acele etmemekte, sadece yaşadığı an içinde varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Bahsi geçen projeler, gerçekleşebilir, hiç gerçekleşmeyedebilir, ama fanzinler basılmaya ve elden geldiğince dağıtılmaya, her ne olursa olsun devam edilecektir.. Kısacası Sokak Edebiyatı oluşumu, şu anki halinden de memnun olan bir oluşumdur.

“Alt kültürel sanat kolektifi” olarak tanımlayabileceğimiz Sokak Edebiyatı oluşumuna, bizimle aynı havayı soluyup, aynı heyecanı yaşadığınıza inanıyorsanız, destek olabilirsiniz. Kapımız herkese açıktır, ama açık olan kapılar, yaşam anlayışımıza uymadığınız düşünüldüğü takdirde her an yüzünüze kapanabilir.

Sokak Edebiyatı projesinin, adındaki “edebiyat” kelimesi, kelimenin karşıladığı gerçek anlamdan ziyade, aslında dili, kültürü, etik anlayışını ve yaşam tarzını ifade eder.

Sokak Edebiyatı, anti-otoriter, anti-kapitalist, anti-militarist ve anti-seksist bir oluşumdur. Kesinlikle ticari değildir. Öncelikli amacı; yukarıda saydığımız tüm faaliyetlerin sürdürülmesi ve üretilen sanatsal ürünlerin yayınlanması için gereken maddi miktarın geri dönüşümünü sağlamaya, örneğin bir derginin bir sonraki sayısının basımı ve dağıtımı için gereken maddi miktarın önceki sayıdan geri dönüşümünü sağlamaya ve bu işin sürdürülebilir kılınmasına çalışmaktır. Zaten, bugüne kadar, yayınladığı yaklaşık 60 kadar fanzinde sürekli cepten yiyerek bugünlere kadar gelmiştir. Sonrasında, eğer olabiliyorsa, kazanılan maddi miktarı, yayınlarında çalışmalarını yayınlayan insanlarla da paylaşabilir. Şu an için görülen, daha uzun bir süre, cepten yemeye devam edeceğimiz.

- Sokak Edebiyatı; var olan hiçbir parti/kurum veya hiyerarşik yapılanmanın yanında yer almaz.

- Sokak Edebiyatı, geçmişteki Beat kuşağı ile karıştırılmamalıdır, ufak benzerlikler olsa da, kesinlikle ve kesinlikle Beat kuşağı ile aynı yolda yürümemektedir. Hatta, bir yolda yürümektense yoldan çıkmayı ve çıkarmayı savunur.

- Sokak Edebiyatı; değişime ve güzel bir geleceğe inanmaz, bunların hazırlığı içerisinde de değildir, umut vaat etmez, her şeyin boktan olduğunu ve daha da boka batacağını bildiği bir dünyada, “gerçek” olanla ilgilidir ve sadece “isyan” barındırır.

- Sokak Edebiyatı; bir topluluk değildir, toplum olmayı yadsır, bireysellikten ve bireyden yanadır. Bu nedenle, Sokak Edebiyatı’na destek olan her bir birey, bir diğeri ile çatışabilir, birbiri ile çelişkili olabilecek iki ayrı yazı, aynı yayın içinde yer alabilir; farklı olmanın güzelliğini bilmekte; farklılıkların tek bir potada sindirilmesindense, tüm farklılıkların birbirlerini sindirme çabası içinde olmadan bir arada yaşayabileceğini düşünmektedir. Bu nedenle, kendi içimizde sürekli tartışmakta ve arada bir fikirsel olarak ayrı düşmekteyiz, ama, zaten her birimiz aslında yalnız, yapayalnız olduğumuzun bilincindeyiz. Sokak Edebiyatı, bu yalnızlar, dışlanmışlar, deliler ordusunun bir tımarhanesi olmaktan öteye geçmez! Ve tedavi edilmek yerine, delilik ve anormallik dozajını samimi bir şekilde korumaya çalışır sadece..

- Sokak Edebiyatı “do it yourself” felsefesi temelinde hareket eder ve ülkemizdeki bazı ileri zekalı arkadaşların bildiği gibi “do it yourself”; “kar amacı gütmemek” değil, “kendi kendine yap” demektir: Bu nedenle “do it yourself derken, dergi projesi de nerden çıktı” diyen ultrazekalı uzaylılara, bu sloganı temel edinen Crass’ın kendilerine ait bir bağımsız plak şirketi olduğunu hatırlatır, grubun hiçbir kar elde etmeden başka başka işlerde 12 saat çalışıp da, hala müzik yapmaya devam ettiklerini düşünmediklerini umarız. Şimdilerde üzerlerine giydikleri her türlü takı, aksesuar ve kıyafeti hazır alan arkadaşların bize gelip “do it yourself” üzerine ahkam kesmemelerini önerir, 70′lerde “do it yourself”i benimseyen insanların, takılarını, aksesuarlarını kendilerinin ürettiklerini, giysilerini kendi kendilerine diktiklerini, ellerinden geldiğince her şeyi kendi kendilerine ürettiklerini hatırlatırız.

- Sokak Edebiyatı oluşumu, 70′lerdeki Crass hareketinden ilham almaktadır ve Crass kendi otobiyografi metinlerinde “Onlar ve siz diye bir şey yok; sadece sen, ben ve biz varız. Kendimizi bulmak zorundayız” der.

Sokak Edebiyatı website: http://www.sokakedebiyati.net/
Sokak Edebiyatı facebook 1: http://www.facebook.com/group.php?gid=62…9343881456
Sokak Edebiyatı facebook 2: http://www.facebook.com/pages/sokak-edeb…367?ref=ts
Sokak Edebiyatı mail group: http://groups.google.com.tr/group/sokakedebiyat?pli=1
Sokak Edebiyatı myspace: http://www.myspace.com/sokakedebiyati
Sokak Edebiyatı last.fm: http://www.lastfm.com.tr/group/Sokak+Edebiyat%C4%B1
Sokak Edebiyatı sosyomat: http://sokakedebiyati-net.sosyomat.com/

Inspirational music for Sokak Edebiyatı: THIS EMPTY FLOW
This Empty Flow website: http://nikoskorpio.net/thisemptyflow/
This Empty Flow myspace: http://www.myspace.com/thisemptyflow
Niko Skorpio (head of This Empty Flow) myspace: http://www.myspace.com/nikoskorpio
Sokak Edebiyatı website for This Empty Flow: http://sokakedebiyati.net/thisemptyflow/

{ 1 yorum }

başkaldırısal çare

freud’un sedirine uzanıp ‘humor’u bize açıklamasını istediğimizde, denkleştirebildiğimiz sonuç şu: kişi, dış baskıların hışımı karşısında kend-özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için ‘humor’u bir savunma mekanizması olarak kullanmaktadır. bu ’savunma’ apansız bir paradoksla, bir ters-yüzle, bir başkaldırıya, bir saldırıya dönüşmektedir. buna ‘baskının, acının üstüne gidiş’ de diyebiliriz. freud’un verdiği örnekte, idam mahkumu, bir pazartesi sabahı sehpaya götürülüyor; celladına dönüp ‘bu hafta amma güzel başladı!’ veya ‘bu bana iyi bir ders olacak!’ deyiverecektir. işte bu sözle, daha doğrusu bu davranışla kazandığı nefes payı, bu ‘feci akibet’ karşısında kişiliğinin dağılıp gitmemesini sağlayacak, olayı nesnelleştirerek serinkanlılıkla gözlemleyip algılamasına elverecektir. dava, ‘acı’nın karşısında özünün bütünlüğünü koruma davasıdır. böyle bir davranış ise doğadan bir hayli kopmuş, kentleşmiş, sanayileşmiş, dolayısıyla dış baskıların, insandan-insana ivmesi üstünde örgütlendiği toplumlarda ancak devreye girebilecektir. köylüklerde, kırsal toplumlarda ise geçer-akçe olan çare, tevekkül’dür. onun içindir ki biz de kentleştiğimiz, sanayileştiğimiz ölçüde o ‘humor’ denilen ‘başkaldırısal çare’nin dairesine yavaş yavaş girmekteyiz. (1983)
can yücel 

{ 0 yorum }

türk edebiyatında futbol

turgut çeviker hazırlamış. can yücel, nazım hikmet, rıfat ılgaz, aziz nesin, cemal süreya, islam çupi, enis batur … içerikli 50 kadar şair ve yazarın eseri mevcut. abidin dino’nun çizimleri ise ayrı bir güzel. okuması çok keyifli. her kütüphaneye lazım.

türk edebiyatında futbol

ayrıca, cemal süreya’dan babı hakkı yazısı, isteyenler;

okumaya devam et »

{ 0 yorum }

travma

Hafızam beni yanıltmıyorsa iki sönce ölmüş ve bu çukura gömülmüştüm.Dirilerin sağır olduğunu ilk kez bu çukura konurken anlamıştım.Tepemde selvi ağacı huşu içinde  devinirken inceden inceye artan karanlık göz kapaklarımda bir travmaya neden olmuştu.Ölümle uyku arasında olduğu iddia edilen farkların palavra olduğunu bu çukura girdikten birkaç gün sonra farketmiştim.Ölüm sadece biraz soğuktu ve uyku ise sadece yeteri kadar derin değildi.Ancak her ikisi de bedenin anlamsızlaşması ve ruhun uçup gitmesiydi,hepsi buydu…

Tabutun kırık yerinden içeri sızan toprağı elime almış,biraz tükürükle yoğurmuş ve sonra sağ el baş parmağımla tabutun kapak içine bir hikaye yazmıştım.Burada anlatacağım hikaye o hikayedir.
okumaya devam et »

{ 0 yorum }

Fettullah Gülenin sesi tivi nasıl bir Türkiye istiyor?

Birkaç gün önce Beyoğlu’ndaki Yunanistan Başkonsolosluğu önünde eylem yapan bir grup, kağıttan yaptıkları tayyareleri güvenlik önlemi alan polislere fırlattmıştı.”Sert tutumundan dolayı polise kağıt tayyarelerimizle karşılık veriyoruz.” deyip sonra da kahkahalarla gülmüşlerdi…Polisler kasklarını takmışlardı zira kağıt uçaklardan etkilenmemek için.Hastaneye bile gaz bombası atan polis nasıl oluyor da bu kadar kırılgan olabiliyordu acaba? Turistin bile sırtına copu indiricek kadar gözü dönmüş bu hassas çocuklar kağıttan uçakla nasıl zarar görebilirdi?

Aynı akşam fettullah gülenin sesi tivi haber bülteninde (samanyolu,stv tivi) bu haber polise ağır tahrik şeklinde veriliyordu,”Yunanistandaki kargaşayı burada da görmek isteyen bir grup…”

Fettullah gülenin sesi tivinin yıllardır yaptığı şeydi bu aslında.

Fettullahın tivisine göre,

birlik ve beraberlik içinde huzur ve barış içinde yaşıyorduk…

herşey harikaydı…

polise askere tapılmalıydı…

gençler namaz kılıp sezercik tarzı saç modelleriyle mümin genç kızların yüreklerini hoplatmalıydı…hepsi de kumaş pantolon giymeliydi ayrıca…sigara alkol kullanmamalıydı…

hele hele anarşik! olmamalıydılar…

akşamları setevede günün ibreti dizisini izleyip namazlarını eda eylemeliydiler…

sadece türbanlı kızların hakkını aramalıydılar…

not: bu yazı devam edebilir…belki

{ 1 yorum }

Özgürlük Mümkün mü?

William Wallace soruyor,”özgürlüğünüz olmazsa ne yaparsınız?”

Siz ne yapıyorsunuz?

Özgürce kölelik…Kölelik hakkımızı kullanıyoruz…Bu yazıyı okuyorsunuz ve bu yazı bilgisayarınızın içinde.Ayaklarınız yıllardır toprağa değmedi.Yağmurdan kaçıyorsunuz çünkü hasta olmaktan korkuyorsunuz.Hasta olursanız işe gidemez,borçlarınızı ödeyemezsiniz.Okula gidemezsiniz,eğitiminiz yarım kalır,ki bu kötü bir gelecek demektir değil mi?

Ben”özgürüm!” diyebiliyor musunuz?

Özgür değilsiniz.Sadece zincirleriniz uzun.

Bu sizin hatanız.Atalarınızın yolundan gitmeyi reddettiniz ve,”bizler modern insanlarız!” dediniz.Ama bu köleliğiniz daha az yağmur yağmasına,buzulların erimesine,gezegenimizin ikliminin bozulmasına, araçlarınız için petrol savaşları çıkmasına ve daha binlerce olumsuz şeye neden oldu,olacak.

Özgür değilsiniz!

okumaya devam et »

{ 1 yorum }

zeki demirkubuz . top

Çocuktuk, top oynardık. Yırtık, patlak, içine paçavra basılmış toplarla koşup dururduk tarlalarda. Çamurda, tozlu arazilerde, yaban otlu çimenliklerde… Günün birinde bir top gelirdi mahalleye. Siboblu, sarı güzel lastikten içliği olan. Dışı boyasız parçalı meşin. Makinayla dikilmiş, dikişleri güven veren bir top gelirdi mahallemize… Lastikçi el pompasıyla özenle sişirirdi topumuzu. Hem överdi hem havasını basardı. Basıldıkça pompa, büyürdü top, yusyuvarlak olurdu. Denerdi şöyle eliyle yerde zıplatarak. Dimdik sekerdi top yukarıya doğru, sağa sola kaymam şut atanı aldatmam der gibi. Sibob bağlanır, ülük meşinin altına gömülürken heyacan, umut ve sevinç son noktaya gelirdi. Biraz sonra Rıfkı’nın arazisine gidilecek, biraz sonra takımlar kurulacak, biraz sonra mahallede maç yapılacak… Ama o son anda hep biri çıkardı öne. Şöyle şişmanca, gözlüklü, kırmızı yanak, büzük dudaklı. Hep bir memnuniyetsizlik yüzünde. Bu çocuk hiç mutlu olmazdı. Züccaciyeci Vehbi’nin oğlu, Aziz mi, Adnan mı bişeydi adı… Bu çocuk bizi hep aşağılardı. Yukarıdan bakardı, bıdı bıdı hep bişeyler mırıldanırdı. Bu irice, güzel kazaklı, mahalledeki tek spor ayakkabılı çocuk topun sahibiydi ve Fener’liydi…

Benim adım Zeki’ydi, öbür kavruk arkadaşımın adı Ahmet. Ama o bize hep kara derdi. Ahmet’i arada bir affeder kaleye geçirirdi ama beni hiç sevmezdi, hiç affetmezdi. Kara derdi, sen dışarıya… Ne Ahmet, ne öbür arkadaşlarım Vehbi’nin oğluna hiç itiraz etmezdi. Takımlar yapılır, kaleler kurulur, oyun başlardı. O sarı içlikli, dışı boyasız makina dikişli top bir öbür kaleye uçardı bir Ahmet’in kalesine. Yağmur da yağardı bazen, çocuklar yağmurda top oynardı. Çocuklar yağmurda mutlu, çocuklar yağmura hiç aldırış etmeden ıslanırken ben uzaktan onlara bakar hayaller kurardım. Niko’yu düşünürdüm, Sanlı’yı, Vedat’ı düşünürdüm. Ama en çok da kör Tuğrul’u. Kör Tuğrul’a hayrandım, hastaydım…Cikletlerden çıkan fotoğraflarını kimse beğenmediğinden ben yerlerden toplardım…

Sonunda bir gün dayanamadım, gözlüğü okulda yakaladım. Bak gözlük dedim o topla ben de oynayacağım, senin takımını istemiyorum zaten, zaten iyi oyuncuları seçiyorsun, gol yiyince değil diyorsun, atmadığın golleri yazıyorsun, bari karşı takımda oynayayım, oynatmazsan topunu keserim dedim. Nah kesersin dedi bana, iyi o zaman dedim. O gün bir bıçak aldım evden. Kale arkasındaki yokuşa gidip bekledim. Top auta ilk gittiğinde de yakalayıp kestim. Hem de ülüğünden, hem de bir daha tamir olmamacasına…

O günden sonra böyle çok top kestim. İçim yana yana çok top patlattım. Kırmızı yanaklı, büzük dudaklı çocukları çok ağlattım. Çok da dayak yedim ama, çok şikayetçi geldi kapımıza.. Ben böyle böyle büyüdüm, oyuna böyle dahil oldum. Böyle böyle karardım, böyle Beşiktaş’lı oldum…

{ 1 yorum }
dahke numero sekiz